Alimlik ve Ariflik Arasındaki Ayrım
Bilgi biriktiren insan, sepetindeki elmaların sayısını artırır. Kavramlarla düşünen insan ise hangi elmayı, neden ve hangi ölçüte göre seçeceğini araştırır. Âlimlik ile âriflik arasındaki temel ayrım da burada başlar. Âlim, bilginin çokluğuyla; ârif ise o bilgiyi anlamlandıran kavrayışla ilgilenir. Birincisi, sepetin içindekileri tanımaya çalışırken ikincisi, sepetin hangi ilkeye göre oluşturulduğunu sorgular. Âlim, elmanın türünü, yetiştiği coğrafyayı, rengini ve özelliklerini bilebilir. Ârif ise bütün bu bilgilerden önce bir soru sorar: Bir elmayı diğerinden ayırmamızı sağlayan kıstas nedir? Çünkü bir şeyi bilmek, onu kavramak anlamına gelmez. Bilgi, zihinde muhafaza edilen bir içerik olabilir; kavrayış ise o içeriğin başka bilgilerle ilişkilendirilmesini mümkün kılan düşünsel bir faaliyettir.
Âlimlik, çoğu zaman öğrenilenlerin çoğaltılmasıyla ilerler. İnsan tarih öğrenir, felsefe okur, bilimsel kuramları inceler ve her yeni bilgiyle zihnindeki birikimi genişletir. Ancak bu genişleme, düşüncenin de aynı ölçüde geliştiğini göstermez. Binlerce tarihsel olayı bilen bir insan, tarihsel bir olayın hangi koşullarda gerçekleşebileceğini sorgulayamıyorsa bilgisi, ezberlenmiş anlatıların sınırları içinde kalır. Ârif ise olayın kendisinden önce olayın mantığıyla ilgilenir. Ona göre önemli olan, ne kadar çok şey bilindiği değil, bilinenlerin hangi kavramsal ilişkiler içinde anlam kazandığıdır. Bu nedenle âriflik, bilginin reddi değil, bilginin düşünceye dönüştürülmesidir. Âlimin zihnindeki bilgiler birbirinden bağımsız elmalar olarak durabilirken ârif, onları birbirine bağlayan ortak ilkeleri araştırır.
İnsan kavramlarla düşünür. Kavramların gelişmediği bir zihinde bilgi çoğalabilir fakat düşüncenin hareket alanı aynı oranda genişlemeyebilir. Âlim, özgürlük üzerine yüzlerce tanım öğrenebilir; ârif ise özgürlüğün ne olduğunu sorgularken irade, zorunluluk, seçim ve belirlenim arasındaki ilişkileri araştırır. Böylece tek bir kavram, başka kavramların anlaşılmasını sağlayan bir düşünce merkezine dönüşür. Aristoteles mantığının önemi de burada ortaya çıkar. Mantık, insana yalnızca doğru sonuçlara ulaşmayı değil, düşüncenin hangi ilkelerle kurulacağını araştırma imkânı verir. Ârifin üstünlüğü, âlimden daha fazla bilgiye sahip olmasında değil, sahip olduğu bilgiyi yeni durumlar karşısında yeniden işletebilmesindedir. Âlim bildiğini aktarır; ârif, bildiği üzerinden henüz düşünülmemiş olanı sorgular.
Bu ayrım, insanın eğitimle kurduğu ilişkiyi de yeniden değerlendirmeyi gerektirir. Eğitim, yalnızca belirli bilgilerin aktarılması ve tekrar edilmesi olarak düzenlendiğinde insanı düşünmeye değil, kendisine sunulan düşünce kalıplarını kullanmaya alıştırır. Böyle bir süreçte kişi, öğrendiklerinin doğruluğunu sorgulamadan onları zihninde biriktirebilir. Âriflik ise tam bu noktada başlar: İnsan yalnızca öğrendiklerini değil, nasıl öğrendiğini, neden öyle düşündüğünü ve hangi kabullerin düşüncesini sınırlandırdığını da araştırır. Bir başka ifadeyle, düşüncesini düşüncenin nesnesi hâline getirir. Âlim, kendisine verilen cevapları öğrenmekle yetinebilir; ârif, o cevapları mümkün kılan soruların yapısını inceler. Böylelikle kavrayış, bilginin edilgin biçimde kabul edilmesinden çıkarak zihnin kendi faaliyetini sorguladığı bir sürece dönüşür.
Yorumlar